Ben Devrim. Çocukluğumdan itibaren belleğime kaydolmuş şiddet görüntülerinin biçimlendirdiği bir zihnin ve Homo sapiens bedenine hapsolmuş bir varlığın taşıyıcısıyım. Şiddet, yıkım, ölüm ve yok oluşla kurduğum ilişki, zaman içerisinde yalnızca hatırlanan bir geçmiş olmaktan çıkarak sanatsal pratiğimin temel malzemelerine dönüştü. 2018 yılında fotoğrafla karşılaşmam, bu malzemeyi dışarıya taşıyabileceğim bir alan açtı. 2022'de Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü'ne girerek fotoğrafı yalnızca bir görüntü üretme aracı olarak değil, gerçekliğin kendisiyle hesaplaşmanın bir biçimi olarak kullanmaya başladım. 2026 yılında bu bölümden mezun oldum ve aynı yıl Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde Sanat ve Tasarım yüksek lisansına başladım.
Pratiğimin ilk dayanağı şiddettir. Bellekte kalan görüntüler, bedenin maruz kaldığı yıkım ve insanın kendi varoluşuna yönelttiği tahribat, fotoğraf aracılığıyla yeniden biçim kazanır. Benliği sabit, bütünlüklü ve doğal bir yapı olarak değil; travmalar, imgeler, kimyasal müdahaleler, teknolojiler ve hatırlama biçimleri tarafından sürekli yeniden üretilen geçici bir oluş olarak ele alıyorum. Beden benim için yalnızca temsil edilen bir nesne değildir. Bozulan, parçalanan, çoğalan, dönüşen ve sonunda yok olan bir yüzeydir.
Ölüm benim pratiğimde yalnızca dışarıdan gözlemlediğim bir olgu değildir. Birden fazla kez intihar girişiminde bulunmuş biri olarak ölüm düşüncesi, beden ve varoluşla kurduğum ilişkinin somut bir parçasıdır. Yaşamı sürdürmek için kullandığım antidepresanlar, bedenimin kimyasına müdahale eden maddi araçlar olarak bu ilişkinin başka bir katmanını oluşturur. Sigara da bu bedenin gündelik ritüellerinden biridir: yavaşça tüketilen, içine çekilen ve dışarı verilen bir zehir. Beden benim için hiçbir zaman nötr değildir; kendi kendini sürdüren, kendini zehirleyen, tedavi eden, bozan ve sonunda yok olan bir organizmadır.
İkinci dayanağım yıkımdır. Ben, sayısız galaksinin arasında, Samanyolu'nun Avcı Kolu'ndaki Güneş Sistemi içerisinde Dünya adı verilen gezegende, iki insanın cinsel birlikteliğinin sonucunda ortaya çıkmış geçici bir karbon bileşimiyim. Sinir hücrelerinin ürettiği karanlık dalgalarla biçimlenen bu beden, kendi sonunu içinde taşıyan bir organizmadır. Yaşamı anlamlandırmaya çalışırken karşılaştığım şey çoğu zaman anlamın kendisi değil, onun çöküşüdür. Her duygu, her kairos, her görüntü bu çöküşün biraz daha derinine açılır.
Fotoğrafı bu nedenle zamana karşı bir dirençten çok, geçiciliğin kaydı olarak kullanıyorum. Bir anı sabitlemeye çalışırken aslında onun çoktan kaybolmakta olduğunu gösteriyorum. Görüntü benim için hem belleğin taşıyıcısı hem de belleğin güvenilmezliğinin kanıtıdır. Fotoğraf, geçmişi korurken aynı anda onun artık geri döndürülemez olduğunu ilan eder. Bu çelişki içerisinde fotoğrafın kendisini de sorguluyorum: Görüntü gerçekten neyi kaydeder, neyi üretir ve neyi yok eder?
Pratiğim üçüncü bir düzlemde dijital gerçekliğin çöküşüyle kesişir. Siber uzam, algoritmalar, yapay imgeler, veri, manipülasyon ve sürekli yeniden üretilebilir görüntüler, gerçeklik ile temsil arasındaki sınırı giderek daha geçirgen hâle getirir. İçinde yaşadığım çağda görüntü artık yalnızca dünyayı temsil eden bir araç değildir; dünyanın nasıl algılanacağını, hatırlanacağını ve hatta neyin gerçek kabul edileceğini belirleyen bir yapıya dönüşmüştür. Ben bu yapının içinde, çökmekte olan gerçekliğin tanığı olarak duruyorum.
Bu nedenle işlerimde post-fotoğrafik ve post-dijital bir zeminden hareket ediyor; gerçeklik, beden, bellek, teknoloji ve kimlik arasındaki sınırları bozuyorum. Estetik bir düzen kurmaktan çok, mevcut düzenin çatlaklarını görünür hâle getirmeye çalışıyorum. Neo-Dadaist bir dürtüyle sanatın kurallarını, kurumlarını ve kendi üretim biçimlerimi de hedef alıyorum. Görüntüyü bozuyor, parçalıyor, yeniden kuruyor ve bazen kendi maddeselliğine karşı kullanıyorum.
Ben çökmekte olan gerçekliğin tanığıyım. Dijital bir uçurumun kenarında duruyorum. Beden çürüyor, görüntü çoğalıyor, gerçeklik parçalanıyor ve anlam sürekli yeniden üretilirken aynı anda yok oluyor. Artık “Post”lar çağında yaşıyoruz: post-fotoğraf, post-dijital, post-hakikat, post-insan. Her şey kendi sonrasını taşıyor.
Fotoğrafı, bu çöküşün içinde kalan izleri toplamak için kullanıyorum. Çünkü benim için sanat, varoluşa bir cevap vermekten ziyade; cevabın neden artık mümkün olmadığını göstermektir.
Tanrı patladı.
Biz geriye kalan parçalarız.
Ben sadece doğayı taklit ediyorum.